yatarken, ‘ne zaman kalkacağım’ diye düşünüyorum, ama gece uzadıkça uzuyor. gün doğana dek dönüp duruyorum. bedenimi kurt, kabuk kaplamış, çatlayan derimden irin akıyor. günlerim dokumacının mekiğinden hızlı, umutsuz tükenmekte. 
ey Tanrı, yaşamımın bir soluk olduğunu anımsa, 
gözüm bir daha mutluluk yüzü görmeyecek. 
şu anda bana bakan gözler bir daha beni görmeyecek, 
senin gözlerin üzerimde olacak, 
ama ben yok olacağım. 
bir bulutun dağılıp gitmesi gibi, ölüler diyarına inen bir daha çıkmaz. bir daha evine dönmez, bulunduğu yer artık onu tanımaz. bu yüzden sessiz kalmayacak, içimdeki sıkıntıyı dile getireceğim; canımın acısıyla yakınacağım. ben deniz ya da deniz canavarı mıyım ki, başıma bekçi koydun? yatağım beni rahatlatır, döşeğim acılarımı dindirir diye düşündüğümde, beni düşlerle korkutuyor, görümlerle yıldırıyorsun. öyle ki, boğulmayı, ölmeyi şu yaşama yeğliyorum. yaşamımdan tiksiniyor, sonsuza dek yaşamak istemiyorum; 
çek elini benden, çünkü günlerimin anlamı kalmadı. 
insan ne ki, onu büyütesin, üzerinde kafa yorasın, her sabah onu yoklayasın, her an onu sınayasın? gözünü üzerimden hiç ayırmayacak mısın, tükürüğümü yutacak kadar bile beni rahat bırakmayacak mısın? günah işledimse, ne yaptım sana, ey insan gözcüsü? niçin beni kendine hedef seçtin? sana yük mü oldum? niçin isyanımı bağışlamaz, suçumu affetmezsin? 
çünkü yakında toprağa gireceğim, 
beni çok arayacaksın, ama ben artık olmayacağım.

bir söğüt var şurada,ırmağın üstüne sarkmış, gümüş yaprakları sularda yansıyan. ophelia oraya geldi garip çelenklerle, düğün çiçekleri,sarı yaban otları,papatyalar, bir de o uzun mor çiçeklerden,şu çobanların söylemesi ayıp bir ad verdikleri, genç kızların ölü parmağı dediği çiçekler. orada,çelenklerini asmak için belki, tırmanırken söğüdün sarkan dallarına,  kıskanç bir dal kırılıvermiş.

ve ophelia düşmüş bütün çiçekleriyle, gözyaşları içinde ırmağın.

etekleri açılıp yayılmış da sulara, bir süre kalmış ırmağın üstünde deniz kızı gibi başına gelenden habersiz, ya da sularda yaşamak için yaratılmış gibi. türkü söylüyormuş ophelia, bölük börçük eski halk türküleri.

ama ne kadar sürebilir ki bu?

su içip ağırlaşınca etekleri
kesip zavallıcığın güzelim tatlı sesini
ölüm çamurlarına batırmışlar ophelia’yı.

(Kaynak: freudkafasi)

Reblogged from galleani 51 yorum / +Reblog

sesler ölüyordu ve acının yangını yakıp geçiyordu kalbimden.
ağlıyor diyorum.

tanrım, ruhumu hangi derin acının kapladığını bilmiyordum ama sevilmediğim yolundaki acımasız düşünceden başka bir şey değildi bu! mutluluğun hayaletini görmüş gibiydim. tanrı’nın bahşettiği her şeyi tüketmiştim.

vozvrashchenie
dönüş


mavi bir film bu.
ve siyah.
okyanusun tam da ortasında, en dibe, en karanlığa doğru hızla inerken, gökyüzünün yukarıda gittikçe azalan mavi bir ışık huzmesi gibi göründüğü bir film.

ve hani derler ya:
bir erkek ne zaman erkek olur?
babası öldüğü zaman.



ne iz sadu.

birbirini tamamlamak üzere varolanlar birbirini tamamlamıyor. kendime dökülüyorum, içime.

birhan keskin

sevgili bése

annelerin sesleri, yerin yedi kat dibine işleyen birer çaresizliktir, başka hayatlar düşünmemizi bir ihanet duygusuna dönüştüren. kardeşlerimiz güneş kekemesidir. evlerimizden üç kuşak daha yılgındır öğretmenlerimiz. okullar önlüklerimizi yatak çarşaflarımıza çevirir. mavi değildir sokağımızın hiçbir kapısı. ağaçların kuşları vardır, rüzgârı vardır, bizim sesimiz yoktur. köpeğimizin kuyruğu bizden daha özgürdür. ve bir gün, mezar mühürlü bir hayalsiz zamana, kırık, tenha harfler düşeriz kalbimizin gizli suçlarından.

bize gülerler sevgili bése. aynı fotoğraf solar hepsinin duvarlarında, bize gülerler. sararmış otlar gibi konuşurlar, bize gülerler. en uzun yolları yarım saatte biter. bir tahta sandalyedir büyüklükleri. birbirlerinin gölgesinde üşürler. topraklarından başka yalnızlıkları yoktur. herkes bir diğerinin yüz yıl sonra söyleyeceğini bilir. takvimlerinde, çizilmiş bir tek gün yoktur. bir suç telaşıyla sıçrarlar rüyalarından; ama bize gülerler.

ve biz yazarız bése. yazmadığımız hiçbir şey bizim olmayacağı için yazarız. zamanı bizim kılmak isteriz. otlara, böceklere, uzaklara ve yağmurlara ancak yazarak katılırız. insan kendi gölgesinde yalnız bile değildir, bir eşya kasvetidir olsa olsa, demek isteriz.

başka kederlerden ayrıcalıklar edinmek için yazarız. kalbimizle gövdemiz arasındaki uçurumu böyle doldururuz. susmaktan değerli olsun isteriz sözümüz. herkesin “boncuklu bir cümlesi” olsun kendini seveceği. kimse yalnızlığını ötekine göstermekten utanmasın. ve biz biliriz ki, bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.

tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.


ama hep yürümüş. ufukta ayna yüklü kuşları görüyormuş çünkü, onlara ulaştığında kendini bulacağına ve kurtulacağına inanıyormuş. kuşlarsa, aynalarında bin bir görüntüyle kanat çırpa çırpa uzaklara doğru uçuyorlarmış. kuş aklı işte, oysa varmaya çalıştıkları bütün uzaklar o anda aynalarındaymış.

canı cehenneme rahat uyuyanın
kapısını örtenin perdesini çekenin
yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
duvarları ancak çarpınca görenin
canı cehenneme başkasının yangınıyla
evini ısıtıp yemeğini pişirenin.

şükrü erbaş

sevgili anneciğim;

yaşasaydın, hayatının ortasına
güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
diye başlayan bir çocuk romanında.
şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi
erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
bu acımasız ölü anne sesini.

bir gün dönersiniz ve bakarsınız geriye. yılların, mevsimlerin, ayların nasıl böylesine hızla geçtiğini anlayamazsınız. o zaman eski kitaplarınıza bakın, hasret giderin onlarla. size anlatırlar zamanın geçişini.  yıllar önce okuduğunuz bir kitap belki şöyle der;“hiçbir şey senden eski değil.”her kitap bir anıdır hayatımızda. okurken yaşadıklarımızın hepsi o kitapla birlikte kazınır hafızamıza. ve belki yaşayamadıklarımız. huzursuzluğumuz, huysuzluğumuz, sevgilerimiz, sevemeyişlerimiz,  uzaklıklarımız, uzanamayışlarımız, gördüklerimiz, göremediklerimiz, kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz.
anılarımız kitaplara sığındı, koruyacaklar, boşuna değil. 

bir gün dönersiniz ve bakarsınız geriye. yılların, mevsimlerin, ayların nasıl böylesine hızla geçtiğini anlayamazsınız. o zaman eski kitaplarınıza bakın, hasret giderin onlarla. size anlatırlar zamanın geçişini.  yıllar önce okuduğunuz bir kitap belki şöyle der;

“hiçbir şey senden eski değil.”

her kitap bir anıdır hayatımızda. okurken yaşadıklarımızın hepsi o kitapla birlikte kazınır hafızamıza. ve belki yaşayamadıklarımız. huzursuzluğumuz, huysuzluğumuz, sevgilerimiz, sevemeyişlerimiz,  uzaklıklarımız, uzanamayışlarımız, gördüklerimiz, göremediklerimiz, kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz.

anılarımız kitaplara sığındı,
koruyacaklar, boşuna değil. 



acılı bir ruhta oyalanan bir gövde bu.

annem işte oydu
o aşağıdaydı,iki ırmağın kesiştiği yerde
hatıraların suyunda bardaklar yıkıyordu.

ya bahar bayramının yağması ya da serçe dolu bir çınar. hayat o zamanlar bir sıra ışık ve oyuncak bir bebek. avuç dolusu bir özgürlüktü.

sonra kıvrılıp yattılar, uyuyakaldılar hemencecik
ortada küllenen ateş, gökte yürüyen ay kaldı

uyuyamadık biz bir zaman.

eğer tam o anda ölseydim
korkmazdım.

ma'y

kuş ölür, sen uçuşu hatırla.